Erkeklikler Dile Düşünce

http://bianet.org/bianet/kadin/204780-erkeklikler-dile-dusunce?fbclid=IwAR3MYusWxAHFRaBevFFO84LLkaWAIQgeoaThf0jsUydZSeKNyzmKf-jRwaU

 

screen shot 2019-01-25 at 23.39.48

 

Başlıktaki ifadeyi Jale Parla ve Sibel Irzık’ın kitapları Kadınlar Dile Düşünce‘den (2004, İletişim) ödünç aldım. Bu vesile ile yazarların şu haklı çağrısına yanıt vermenin kapısını da aralamış olabiliriz: “Erkeklik kurguları da kaçınılmaz olarak gündeme geliyor, ama yeterli ölçüde, çeşitli boyutlarıyla değil. […] ‘Toplumsal cinsiyet’ kavramının hakkını vermek için yalnızca erkek kimliklerinin değil, eşcinselliğin, farklı cinselliklerin de edebiyatta dile gelişleri üzerinde daha kapsamlı olarak durmak gerektiği söylenebilir” (s. 12).

Ben burada kadın olmak ve erkek olmak (ve olamamak) ile heteroseksüel olmak ve olmamak arasında daha belirgin bir ayrım yapmakta fayda görüyorum. (Biyolojik) cins, (toplumsal) cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim birbirlerinden farklı konular, sık sık iç içe geçseler de…

İlaveten, Parla ve Irzık’tan farklı olarak, edebiyatçı da değilim. Ama erkekliklerin ses üretmesi, dile düşmesi, hikayelenmesi, anlatılması gerektiği, var olan dilden kurtulup yeni bir muhayyile ile anlatım alanı kazanması gerektiğine inanıyorum. Bu yazının en sonunda bu konuya geri döneceğim.

Delirmiş mi olmalıyız?

Haluk Kalafat bu yazı dizisinin sunuş yazısında, “Türkiye’de biz erkekler, erkek olma halleri üzerine düşünmekten kaçıyoruz” demişti. Daha önce çıkan bir yazıda, ben de benzer bir noktaya işaret etmiştim:

Michael Kimmel, ‘Biz, Amerika’da erkeklik hakkında nasıl konuşacağımızı bilmiyoruz,’ der. Türkiye’de bizim de halimizin pek farklı olmadığını söylemek mümkün. Her ne kadar konuşmak, nasıl konuşacağımızı bilmek veya tartışmak, illa ki erkeklikle ilgili olduğunu düşündüğümüz sorunların çözümü demek değilse de, bir konunun ne olduğunu ve ne olmadığını anlayabilmek adına, ‘düşünülebilirlik’ ve ‘hakkında konuşulabilirlik’ alanına geçmesinin, kamusal tartışmalara açılmasının çok önemli olduğu da inkar edilemez.[1]

Dolayısıyla, bianet’in hazırladığı bu zeminin ve iştirak edenlerin yazılarının çok önemli ve faydalı olduğunu düşünüyorum. Keza dün olduğu gibi bugün de en temel meselemiz, erkeklerin erkek olmayı, hakkında düşünmeye ya da konuşmaya değmeyecek kadar merkezi hale gelmiş, kanıksanmış, normalleşmiş, düşünceye ve eleştiriye –dolayısıyla da değişmeye—kapalı bir altyapı olarak görüp, toplumsal hayatı bunun üzerinde ya da etrafında bina etmeye meyilli oluşları.

Erkeklik bir sabit, bir kerteriz noktası. Bu anlamda, cinsiyet dinamikleri ya da “toplumsal cinsiyet” diye çerçevelenen eşitsiz ilişkiler ve gerilimler bütünü, bu konuşulmasına ve üzerinde düşünülmesine gerek olmayan erkeklik hakkında “boşuna kafa ütüleyen” bir grup aymazın tek yönlü propagandasına dönüşüyor.

Buna göre, aslında erkeklerin cinsiyeti yok, başına toplumsal eklense de eklenmese de “cinsiyet” kadınlara özgü bir durum, ve kadınlara özgü olan her şey gibi cinsiyet sahibi olmak da bir eksiklik ya da kusur. Erkeklik bunlardan azade, ayrıcalıklı, görünmez, dokunulmaz; o kadar yukarılarda ve o kadar erişilmez ki… Murat Çelikkan’ın niye “delirmiş olmalıyım” dediğini anlamamak mümkün mü?

Sahip olduğu en fazla doğallaştırılmış gücü, hem de böylesine kutsandığı ve varlığından şüphe edilemez hale büründüğü, oradan cesaretle de pervasızca saldırganlaştığı bir tarihsel anda sorgulamaya kalkmak, o arada da insanın kendisiyle hesaplaşması, illa delilik olmasa bile, kolay da olmasa gerek. Erkeklerin pek menfaatine olmaması gerektiği kesin! Ben de bu yazıda, okuduğum 52 metinden neler çıkardığımı, Türkiye’de erkeklikler tartışmasını nasıl anlamlı ve kullanışlı biçimlerde yürütebiliriz sorusuna muhtelif cevaplar teşkil edecek şekilde kurguladım.

Bir erkek, bir kadın, bir şiddet

Gelen talep (ya da “çıkış noktası”) doğrultusunda, çoğu kişinin erkekliği şiddetle, şiddeti de erkeklerin kadınlara uyguladığı, genellikle de fiziksel biçimi ile eşitleme eğiliminde olduklarını görebiliyoruz. Bu elbette oldukça problemli bir genelleme. Keza erkekler erkeklere de şiddet uyguluyor; kadınlar kadınlara ve nadiren erkeklere; yetişkinler çocuklara. Ve insanlar hayvanlara da (soykırım dahil).

Bence bu temel filtrelemeden daha önemlisi, olayları kadın-erkek ikiliği içinde düşünmek zorunda olmayabileceğimiz gerçeği. 1950’lerde değiliz: Farklı cinsiyet kimliklerinin, hallerinin, kiplerinin, tanımlarının kabullenildiği, muhtelif esnekliklerin yaygınlaştığı bir dönemdeyiz.

Buradan bakınca, “Bir erkek bir kadına şiddet uygular” denklemi, “Ali topu at” gibi tınlıyor. İçinde yaşadığımız girdap nefesimizi kesip, şevkimizi kırsa da, pro-feminist olma hevesindeki, (post-)modernleşme iddiasındaki erkeklerin (ve kadınların) başka düzlemlerdeki başka tartışmalardan bir zahmet haberdar olmaları (ya da edilmeleri) gerekiyor. İvedilikle.

Böyle deyince eşcinsellerin, biseksüellerin ve kendine Türkçede de queerdiyenlerin bir kısmının da erkek olduklarını hatırlatmak gerekiyor gibi duruyor. Aynı şekilde, kolayca ekleniveren o T harfini oluşturanlardan trans-erkek’ler de erkek (İrfan Değirmenci’nin yazısına selam).

Herhalde başlangıçta biraz kafa karıştırıyor ama “erkeklerin şiddetinin kurbanı olmuş kadınlar ve LGBTQI’lar” gibi cümlelerin ögelerindeki öznelerin ve nesnelerin aynı anda erkek olabileceklerini hesaplamak aslında o kadar zor değil.

Başka bir deyişle, erkek dendiğinde akıllarına sadece heteroseksüel erkek gelen, diğerlerinin de erkek olabileceğini anlamak istemeyen zihinler, dille yazıyla ifade ediyor kendini, çok duyarlı ve siyaseten doğru konuşulduğu sanrısıyla… Buna buralarda kısaca heteronormatif olmak deniyor.[2] Murat Çelikkan’ın “muhalifliğimiz çoğu zaman patriyarka ve heteroseksizmin egemenliğini sorgulamayı unutur. Ama biz muhalif olduğumuz için onu zaten yaptığımızı düşünürüz” demesine katılmamak mümkün mü?

Erkekliklerden konuşurken, ezberlenmiş gibi duran ve tereddütsüz telaffuz edilen bu “kadınlar ve LGBTQI’lar” ifadesine biraz ara verip, hakikaten ne demeye çalıştığımızı netleştirmemiz gerekiyor galiba.

İlişkisellik ve ötesi

Erkek olmak, erkeklik yapmak, erkek gibi görülmek elbette (hatta belki öncelikle) kadınlarla ve kadınlıkla ilintili mefhumlar. Üstademiz Raewyn Connell, cinsiyetin her zaman “ilişkisel” olduğunu tekrarlar durur. Öte yandan “erkek erkeğe iken de” erkek olunduğunu ve erkeklik yapıldığını biliyoruz. Erkekliğin, etrafta kadın yokken de bir iktidar aracı ve imkânı olduğunu…

Benden olmayan, benim gibi olmayan erkek de ötekileşir, bazen kadınlaşır, mutlaka küçümsenir ve genellikle erkek şiddetinin hedefi olur. Örneğin, “Sandık İçi” başlıklı çizgi öykülerinde Ersin Karabulut, “erkekler arası” bu tür bir sembolik gerilimi ve şiddeti çok güzel çizerdi. Bu yüzden Tuğrul Eryılmaz’ın “bunlar erkeklerin, kadınlara ve kendileri gibi olmayan erkeklere yaptıklarına dair hatırladığım birkaç durum” demesi çok anlamlı. Tanıl Bora’nın Celal Bayar örneği de hakeza.

Öte yandan, Eric Anderson gibi bazı sosyal bilimciler, erkek-kadın ilişkilerinden ziyade, erkekler arasında cereyan edenlere odaklanmanın, günümüz erkekliklerini anlamada daha önemli olduğunu vazediyor. İlerlemeci ve pozitivist gibi tınlamak istemem ama Türkiye’de erkeklikler kavramsallaştırmasının kadınların olmadığı fiziksel ve toplumsal alanlardaki hallerine de bakmayı süratle öğrenmemiz, buraları da sorunsallaştırmaya açık olmamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Yoksa bu mevcut halimizle, “erkek erkeğe” iken “doğal” ortamında olduğunu düşünen ve cinsiyetten azade olduğunu sananların yanlış varsayımlarını yeniden üretmiş oluyoruz. Hem bu yolla, Tanıl Bora’nın “birisinin erkek erkeğeykenki hal ve tavrıyla, ortamda kadınlar da varken takındığı hal ve tavır arasındaki fark fazla açıldığında, huylanırım” diye bahsettiği karşılaştırmayı, (haklı) bireysel kuşkusundan çıkarıp toplumsal düzlemlere de yayarak Türkiye’de cinsiyetin nasıl kurgulandığının önemli bir merhalesini deşifre edebiliriz. Çok da güzel olur.

Erkekler hep güçsüz!

Kendi hayatımda, erkeklikler üzerine yaptığım araştırmalarda ve bianet’te yayınlanan bu metinlerde hep tekrar eden bir öge var: Erkekler, erkekliklerinden memnun olmadıklarında hemen edilgenleşiyorlar. Ya Atilla Taş gibi “hala içimde bir yerlerde o yontulmamış odun dipdiri duruyor” diyerek hayal edilmiş köklerine ve özlerine iniyorlar ya da toplumun dayattığı, ailenin gösterdiği, havaya sinmiş, coğrafyaya girmiş ve benzeri metaforlarla sorumluluğu “üzerlerinden atıyorlar.” Dolayısıyla ne olmuşsa ve oluyorsa, onların dışında, müdahale etmekten aciz oldukları süreçlerin neticesinde oluyor.

Onlar da öyle kudretsiz ki, ne düşünmeye akılları eriyor, ne değiştirmeye güçleri yetiyor. Her olumsuz şey, erkeklik diye kodlanıp bu erkeklere “yaptırtılmış.” Bir yerde de silkinip, kalkıp, akıl yürütüp, özneleşme iradesi gösterip, neden demeye, hayır demeye, direnmeye güçleri yetmemiş. “Erkekler hep güçsüz,” demem ondan. Belki de o yüzden Turgut Yüksel’in yazısını okuyunca çok mutlu oldum; aramızdan birileri “kokusu üstümüze sinmiş” falan demeden bu tip erkekliğin çürüklüğünü hem de ulu orta silkeleme dirayetini gösteriyor işte diye. “Bundan sonra karıma çok iyi davranacağım”dan fazlası lazım hepimize.

Tabi feminizm de herkese ve her zaman lazım. Barış Ünlü’nün “feministlerin erkek akademisyenleri nasıl eğittiklerini ve değiştirdiklerini yıllar içinde herkes gibi ben de sürekli gözlemledim” demesi boşuna değil, gözümün önüne geliyor o eğitimler. Pek “kısa ve acısız” da değiller ama iyi ki de geçmişiz tabi.

Fakat Türkiye’de feminizmin bırakın akademik duvarları aşmasını, akademinin içinde bile sosyal bilimlerden pek uzağa gidemediğini unutmamamız gerek. Suçlamıyorum ve küçümsemiyorum, geçmiş zamana dair iyimser bir dilekte bulunuyorum sadece. Feminizmin eli-kolu ve kökleri sadece bir kaç fakülte yerine tüm yüksek öğretim sistemini ve hayatın her alanını sarsaydı, erkeklikle de başka şekillerde yüzleşiyor olabilirdik bugün.

En azından “Bunları bırakın, demokrasiden falan bahsedin” diyen her şeyi çok bilmiş, anlı şanlı profesörlere, demokrasinin zaten bunlarla alakalı olduğunu anlatma uğraşımız bir nebze daha kolay olurdu.

Haliyle, sadece feminizm değil, erkeklikleri kendine dert edinenlerin, mesele yapanların da kampus duvarlarının dışına çıkmasında sayısız faydalar var. Fırat Yücel, “erkek örgütlülüğü sadece söz üzerindeki tahakkümde değil, neyin dinlemeye değer neyin dinlemeye değmez olduğuna karar verme hakimiyetinde de gösterir kendini” derken o yüzden (de) çok haklı.

Bunların dillendirilmeye ve dinlenmeye değer, hepimize dair yaşamsal hikayeler olduğunu feminist hocalarımızın rahle-i tedrisatından geçmemiş fanilere de bıkıp usanmadan anlatmamız, işlerine gelmemesinin sağırlığını taşıyan duvarları aşmamız, olmadı yıkmamız lazım.

PS ve Instagram kuşağı

İnsanlara bir davetle gitmenin, onları bir şeyler yapmaya ikna etmenin, yaptıkları zaman “olmamışlıkları” ile uğraşmanın devasa zorluğunu birazcık biliyorum. Mesela ben, bu 52 erkek ve özdüşünümsel şiddet anlatıları projesine girişmeye cesaret bile edemezdim, öylesine majör ve korkutucu bir çaba.

Ama sosyolog olarak bu metinleri okuduğumda, PlayStation oynayarak büyüyen, instagram’den çıkmayan, mesela 20’lerindekilerin, ya da erken 30’larındakilerin de sesini duymayı çok isterdim. Yoksa acaba, burada sorulan sorular ve yazarların ifade ettiği tüm o geçmişler, hatıralar, sorular ve kaygılar 1990 sonrası doğanlar için meşru değil mi? En basit “erkek kadına şiddet uygular” denklemi bile acaba onlara tercüme edilemeyecek kadar demode bir toplumsal gerçekliğe, arkaik bir etkileşim biçimine mi işaret ediyor?

Yoksa, Batı cephesinde değişen bir şey yok mu? Bağış Erten’in atıf yaptığı futbolcu merkezli kusturucu “adamlık” muhabbeti bile mesela, yeterince umut kırıcı. Öte yandan, hemen hemen aynı kuşakta bununla oynayan, gülünçleştiren, hatta rezil eden de bir dil ve dimağ var—hani bazı sosyologların Gezi direnişinde keşfedip sonra yine unuttuğu o “dil”. Adamlık retoriği ile örneklenen bu gerilimi en geniş anlamıyla “erkek şiddeti” bağlamında görebilmeyi tahayyül etmemiz gerekiyor olabilir.

Bir de Türkiye’de erkek sorumluluğu odaklı, pozitif bir aktivizmin hiç mevcut olmaması problemi var tabi. “Erkeklik erozyona uğruyor” ya da “erkekler de mağdur” geyiklerinden bahsetmiyorum, ki onlar da pek yok zaten (belki de beklenebileceği üzere). Kastım, toplumsal hayata, kültüre ve devlet dahil kurumlara damgasını vurmuş olan ve herkese bazı bedeller ödeten cinsiyet eşitsizliğine karşı sorumluluk üstlenen, “ne yapabiliriz” diye soran, elini taşın altına koyan, harekete geçen erkeklerden oluşan bir tür aktivizm. Belki kendisini değil ama nüvelerini, ipuçlarını 90 sonrası doğanlarda bulabilir miyiz acaba?

Bedenin adı yok

Connell, Erkeklikler’de ileri toplumlar için “erkek otoritesi, bedenselleştirilmemiş akılla ilintilidir” der (2005: 164). Bu aslında erkeklerin kadınlar üzerinde tahakküm sahibi olmasını dini kurallar, krallık-sultanlık keyfilikleri ya da fiziksel şiddet ve kaba kuvvet yerine, Foucault’nun yönetim sanatı dediği bir düzenekle sağladığını anlatmaya yarayan bir ifade.

Eğer yönetim sanatının teknikliği, ince hesaplanmışlığı, detaycılığı, bilimsel rasyonalitesi, akılcı soğukluğu yok da diğerleri varsa, orada erkek otoritesinin illa ki bedensellikle ve akılsızlıkla (ya da akıldışılıkla) ilgili olduğunu söyleyebiliriz de demek olur. Tıpkı buradaki hikayelerde beliren, yazarlarımıza musallat olan erkeklikler gibi.

İnadına rasyonelleştirmeye çalışmak ise bence daha kötü bir duruma sebep oluyor, varlığı üzerine kafa yorulması talep edilen cinsiyet ilişkilerinin ucu bedene de dokunan karmaşıklığını göz ardı edilip, rakamlar oranlar raporlar istatistikler falan derken iş adeta bir muhasebe defterine çevriliyor. Erkekliğin, cinsiyet eşitsizliğinde oynadığı rolün hesabını tutacak ve özellikle şiddetin bundaki etkisini anlamaya çalışacaksak, beden ve akıl arasındaki denge(-sizlik) ve bunun tezahürlerini de dikkate almak zorundayız.

Hem Tan Morgül ne güzel yazmış erkek bedenini hakkını vererek taşımaya dair yürürlükteki gayrıresmi mevzuatı: “Kofti bir beden dersinden fırlamış gibi; göğüs önde ve şişik, omuzlar kalkık, kafa tos pozisyonunda, bacaklar yengeç duruşunda, alt dudak üst dişlerin altına vidalanmış, boyun damarları şişik, eller açık ve omuz hizasında ileride, ses telleri yayık ayranı gibi ve zulaya istiflenmiş levye, taş, sopa, bıçak ve en fenası silah.”

Bu tasviri okuyunca aklıma bu hallerde dolaşan milyonlarca erkek değil de Nezaket Erden’in harikalar yarattığı Dirmit adlı oyunda, abilerinden birini canlandırma biçimi geldi. Bu vesile ile cinsiyetin bir öze dayanmayan, ancak taklit ede ede oturan, sabitlenen, yerleşen ve hakikat iddiasında bulunan bir performatif rejim olduğunu savunan değerli kuramcılara selam vermek isterim! Erden, orada “kılığına girmeden” de cinsiyetin yapılabileceğinin dersini veriyor adeta.

Erkek bedeninin varlığı, konumlanması, oturması kalkması, yengeçlenmesi de birer şiddet diline, emaresine, göstergesine dönüşebilir. Dönüşüyor da zaten: toplu taşıma araçlarında bacaklarımızı germeden-açmadan oturmamız ve kimsenin kişisel alanına tecavüz etmememiz yönündeki kampanyalar en iyi örnek. “Erkek bakışı” ve iktidar üzerine koca bir literatür bile var.

Beden ve şiddet dendiğinde elbette cinsellik de pusuda. Ben de güvenli oynamayı seçip o tekinsiz suya girmeyecek biri sayılmam (daha önce çok girdim) ama burada cidden yer yok. Hem konu da dağılmasın şimdi. Belki bianet cinsellik odaklı başka bir “birinci tekil şahıs” dosyası toplar.

Erkeklik mahallesi

Erkek olmanın da, kadın olmak gibi kendine özgü mutlulukları var. Bir cinsiyete sahip olmaktan, onu eylemekten-yapmaktan-işlemekten, kendine özgü bir cinsiyet projesi geliştirmekten gelen zevkler, keyifler var. Kimilerimiz için de bozmaktan, ters-yüz etmekten, ciddiyetsizleştirmekten…

İktidarın erkeklikle örüldüğü gezegenimizde, erkek olmanın bunlardan öte bir konforu da var elbette: Sürü olmak var, rahat etmek var, üşümemek var, uykusuz kalmamak var, sırtının hep pek olması var, hizmet görmek var. Her daim tedirgin, müteyakkız olmama lüksü var. Az mı?

“Bu erkeklik dediğimiz bela neymiş be” diye heyheylenmenin, “yemişim erkekliğini” diye posta koymanın da elbette buralara sığmaz negatif sonuçları, ödemekten kaçamayacağımız bedelleri var. Yapabilenlerin yeri, başımızın üstünde.

Ama erkeklere erkekliği yeniden düşündürtmenin, en başta dışlanmaktan korkmamayı aşılamakla alakalı olduğunu, öğrenegeldiği ve göregeldiğini boş verme kapasitesini tahkim etmekle ilgili olduğunu, bu yolun (tüm benzerleri gibi) bazen yalnız kalmaktan geçtiğini anlamalı ve anlatabilmeyiz.

Kulağa hafif geliyor ama burada yazanların da aktardıkları gibi, yatılı okullarda, askerlikte, tribünde, işyerlerinde, arkadaş meclislerinde, örneğin Çoğunluk filmindeki saunada, “sizlerden farklı bir erkeğim” demek, öyle davranmak, muhabbete katılmamak, başka tarafa bakmak, ters düşmek, hiç kolay bir şey değil.

Aynısının kadınlar için de zor olduğunu tasavvur edebiliriz belki; ama yine de iktidarla bu derecede eklemlendiğinden, erkeklerinkinin bir tık daha istikrarsızlaştırıcı olduğuna inanıyorum. “Başka türlü bir erkek olmak” Türkiyeli sosyal bilimcilerin favori tabirlerinden biriyle söylemek gerekirse, mahalle baskısına yenilmemeyi ve elalem ne der histerisine kapılmamayı şart koşuyor.

80 öncesinde doğanlarda bu seviyede bir özgüvene ve cinsiyet bilincine pek rastlanmadığını zaten biliyorduk; buradaki yazılar da teyit etmiş oldu. Acaba 80 darbesi sonrasında veya AKP döneminde büyüyen gençler, bir yanda internet ve küreselleşme ile, diğer yandan kültürel sansür ve siyasi muhafazakârlıkla nereye yaklaştılar, hangi tarafa meyil verdiler?

Ataerkiyle yakın temaslar

Sosyolog Gül Özyeğin’in eserleri bir ipucu verebilir çünkü kendisi yazılarında Türkiye’de 1980 sonrası doğan “genç” erkeklerin ataerkiyle önceki kuşaklardan nasıl farklı bir ilişki kurduğunu, hatta bazılarının yolunu bile isteye farklı yerlerden geçirdiğini belgeliyor.[3]

Benim yukarıda güçsüzlükle itham ettiğim, özne haline gelememekle suçladığım erkekliğe bir başka alternatif bu. Masayı devirmiyorlar belki ama üstündekilerin yerleriyle oynuyorlar. “Babam gibi bir erkek (ya da baba) olmayacağım” diyebilme noktasına gelmek, herkesin ilk fırsatta soluksuzca şikayet ettiği o “toplumun dayattığı” erkeklik kalıplarından ve aslında ataerkil yaptırımlardan uzaklaşmak demek. Bazen dışlanmak ve yalnız kalmak pahasına.

2010’ların sonunda bu seslere, bu reddedişlere, bu dönüşümlere, bu alternatiflere daha fazla duyarsız kalma, haberimiz yokmuş gibi yapma lüksümüz olmadığını düşünüyorum. Hepimizin, herkesin cinsiyet eşitsizliği ile, ataerki ile, heteroseksizm ile hesabımızı görüp, hayatımızı şekillendirmemiz gerekiyor.

Ki, bu denklemin bir ucu da o meşum “kadın ve erkek eşit değildir” söylemlerinden geçerek sıcak, konforlu, güvenli bir yere açılıyor: Özellikle, erkekliğinizin “yeni”, “alternatif”, “eşitlikçi”, “içerici”, “pozitif”, “hibrid” ya da bizim çok yakın bir tarihte uygun gördüğümüz tabirle “kozmopolitan”[4]olmadığını düşünüyorsanız; eve gelmiş gibi mutlu bile olabilirsiniz!

Tüm bu karşıt görüşler ve ihtimaller evreninde, natrans (cisgender) kadınlar ve erkekler ve diğer cinsiyet kimliklerini yeğleyenler birbirlerinden farklıdır, ama eşittir ve her zaman çeşitlilik arz ederler demek, diyebilmek, bugün Türkiye’de cinsiyetin toplumsal yapısının ve örgütlenmesinin kısıtlayıcılığına karşı durmak demek.

Deniz Kandiyoti’nin çok yankı bulmuş tezini hatırlayacak olursak, 52 anlatıda karşımıza çıkan bilinçler, iradeler, arzular, bilinçdışı akışlar ve duygulanımlar kanalıyla ataerki ile yeniden müzakere etmeyi deneyebilmek demek.[5] Bu kez kadınları değil, erkekleri ataerki ile müzakere etmeye davet etmek demek. Hepimizin yapmaya çalıştığı, en sarih anlatımıyla bu aslında.

Farklı iddiaların ve varoluş biçimlerinin ortaya konduğu bu cinsiyet matrisini okumak ve kendine (ve yakınlarına) iyi gelen bir yere yerleşmek için erkeklerin (de) öncelikle kendi cinsiyet kimlikleri ve ayrıcalıklı konumları hakkında uzun uzadıya düşünmeleri ve bunu dile dökecek mekanizmaları geliştirmeleri, erkeklik hakkında konuşmayı öğrenmeleri, belki yeni bir dil bulmaları gerekiyor.

Erkeklerin dili hep çok uzun! Ve bu dil hep şiddetle, gaddarlıkla, baskıyla, vahşetle kardeş.

Ama erkekliklerin dile düşmesi (ya da dile gelmesi) ile erkeklerin kendi kendine kalan, aynaya bakan, kendini dinleyen, kendi hareketleri üzerine düşünen “cinsiyetli özneler” haline gelmeleri o yüzden çok değerli, çünkü bu gerçekleşmeden cinsiyetin toplumsal yapısını ve işleyiş biçimlerini dönüştürmemiz imkansız. Kadınların bunu tek başına yapmaları da imkansız. Ve nihayetinde, feminizm mutlaka dönüştürücü bir güçtür: Kendimizi, etrafımızı, kültürü, devleti ve toplumu; kadınları, erkekleri ve diğerlerini. (CÖ/HK)


[1] Cenk Özbay (2015) “Türkiye’de Erkeklik ve İktidar”, Evrensel Kültür 279: 76-78.

[2] Cogito’nun 90. sayısındaki “Türkiye’nin Vatandaşlık Rejimi: Beden Siyaseti ve Cinsellikler” dosyasında bununla ilgili güncel bazı yazıları bulabilirsiniz.  

[3] Gül Özyeğin (2011) “Arzunun Nesnesi Olmak: Romans, Kırılgan Erkeklik ve Neoliberal Özne”, Neoliberalizm ve Mahremiyet: Türkiye’de Beden, Sağlık ve Cinsellik, İstanbul: Metis; Gül Özyeğin (2015) New Desires, New Selves: Sex, Love, and Piety Among Turkish Youth, New York University Yayınları. 

[4] Cenk Özbay ve Ozan Soybakış (2019, online first) “Political Masculinities: Gender, Power, and Change in Turkey”, Social Politics. 

https://academic.oup.com/sp/advance-article-abstract/doi/10.1093/jxy/jxy040/5259252.

[5] Deniz Kandiyoti (1988) “Bargaining with Patriarchy”, Gender & Society 2(3): 274-290.