İstanbul: Mekânsal Öteki ve Gündelik Toplumsallık

Istanbul Art News

IAN Forum Haziran 2015

11393328_10103320855026735_5143963925115744205_o Cenk Özbay

Hepimiz İstanbul’dan kaçıp, kurtulmak istiyoruz. Burası artık turist klişeleri, Osmanlı debdebeleri, naif Boğaz romantizmi ile göz ve karın doyurmaktan uzak, boğucu, sınırlayıcı, kalabalığı, pahalılığı ve pisliği ile arkada bırakmanın arzulandığı, negatif bir yer; belki de uçsuz bucaksız bir “mekânsal kurucu öteki”: Ziyaret ettiğimiz her şehirde, İstanbul’un (artık) sahip olmadığı güzellikleri, meziyetleri, üstünlükleri, konfor biçimlerini ve estetik standartları düşünüyor; İstanbul’la ve İstanbul’da niye olamayacağına bir daha kani oluyoruz. Ve, çakılan her çivi, dökülen her beton kırıntısı, açılan her yol, önümüze çıkan her hafriyat kamyonu, kimin niye istediği belli olmayan her tuhaf mega inşaat projesi, yıkılan her bina ile iç savaştan çıkmış bir Beyrut görüntüsü sunan her mahalle ile “olunmak istenmeyen yer” algısı derinleşiyor, “git” sesi daha kuvvetli duyuluyor sanki. Elbette, her zaman aklını gitmeye takanlar, bunu becerenler ve gittiği yerde de kalabilenler olmuştur. Ne de olsa dünya şimdilerde eşi görülmemiş bir hareketlilikler rejimi içinde yaşıyor: Her an, herkes bir yerden bir yere gidiyor, göçüyor ya da geri dönüyor. Tıpkı elektrik ve internet gibi, artan, hızlanan ve karmaşıklaşan hareketlilikler de hem bugünümüzü anlamlandırıyor hem de küresel dünyanın nasıl bir yer olduğunu imliyor.

Unutmak mümkün değil; yakın tarihimiz bir kabuslar evi. 60’ların iyimserliğini hatırlayanlar ya çok yaşlı, ya da zaten öldüler. 70’lerin yoksunluğu ve gündelik şiddeti, derken darbe, 80’lerin asker-Özal tangoları ve sakil piyasalaşma denemeleri, 90’lar devletinin dipsiz karanlığı ve siyasi kuklaları, derken deprem, ve henüz içinden çıkmadığımız uzun 2000’lerde belki hiç olmadığı kadar artan, çok boyutlu biz-onlar bölünmeleri ve iyice çıldıran ego histerileri. Sosyologlar uzun zamandır tüm bu ardışık bölünmelerin kent mekânındaki izlerini, tortularını ve nihai etkilerini belgelemeye çalışıyor. Ayrımcılık, ötekileştirme ve kavgadan mürekkep bu geçici delilikten bir gün kurtulsak da, evimiz çok kötü anılarla, candan düşmanlarla, sevmemeyi öğrendiğimiz komşularla dolu olacak. “Nasıl bir hayat istiyoruz?” sorusu belki de yanlış; “bu hayatı gerçekten istiyor muyuz?” diye sorabilmek belki daha önemli. Özellikle de burada, İstanbul’da. Ne de olsa, Kemal Tahir’in dediği gibi, ölüm sadece vücutlar için değildir ya…

Gezi İsyanı esnasında geniş kitlelere mal olan önemli tartışmalardan birisi, kentin nerelerini kimlerin kullandığı, daha açık olarak da, kamusal mekânların boyutu, rolü, anlamı, önemi ve değişiminin siyasetçi fantezilerinin kum havuzu olması bir yana, kent toplumsallığının mihenk taşı olduğunun anlaşılmasıydı. Orada ve takip eden tartışmalarda konu parktı, bahçeydi, bostandı, koruydu. Farklı bağlamlarda kentliler, kapalı-güvenlikli sitelerden, kentsel dönüşümden, alışveriş merkezlerinden, mutenalaşma deneylerinden ya da münhasır mekanlardan, örneğin Karaköy Limanı’ndan bolca bahsettiler. Benim aklımda ise, zihnimizi zehirleyen kolektif hafızamızdan kaçıp, kendimizi dinlemek, kaybetmek ve yeniden bulmak için sığınacağımız, gündelik toplumsallığı sessizce tecrübe edeceğimiz ve diğer kentlilerle bir arada olmaktan zevk alacağımız bazı yerlerin behemehal ortadan kayboluşu var.

En çok da sinema salonları. Bugün İstanbul’da caddeden, sokaktan, dolayıma uğramamış bir gündelik hayattan doğrudan içine girilen, bir pasajın içine ilişmiş ya da kendi binasına sahip olan sinema kalmadı gibi bir şey. Elbette bu özellikleri taşıyan salonların tümü iyi sinemalar değil. Ancak sinemanın sadece alışveriş merkezinin bir katında, kızarmış yağ kokusu içinden geçilerek girilen bir yer olmadığını bilebilmek, git gide güçleşiyor. 2000’lere kadar Kadıköy’de Moda, Süreyya, Ocak, Broadway, KSM, Ocak, Hakan, Bahariye, As gibi sinemalar, bugün hala işlemeye devam eden Kadıköy, Atlantis ve Reks ile beraber var olabiliyorlardı. Beyoğlu’nda da Lale, Alkazar, Sinepop , Rüya ve elbette Emek de bugün hala film gösterilen Atlas, Beyoğlu, Majestik, Pera, Fitaş ve Yeşilçam’a eşlik ediyorlardı. Tıpkı Harbiye’de As, Şişli’de Kent ve Site, Levent ve Nişantaşı’ndaki Movieplex’ler, Bakırköy’de Avşar ve Sinema 74, Aksaray’da Yıldız, Kozyatağı’nda Apollon, Şaşkınbakkal’da M&S, Fenerbahçe’de Piramit gibi daha nice sinemaları kaybettiğimiz gibi… 15 milyon kişinin yaşadığı ve ucu bucağı olmayan İstanbul’da, bir alışveriş merkezi bünyesinde faaliyet göstermeyen, ve üstüne titrememiz, ne pahasına olursa olsun korumamız, yaşatmamız, sahiplenmemiz gereken, Osmanbey’de Gazi, Suadiye ve Çemberlitaş’taki Movieplex’ler, Kavacık’ta Boğaziçi, Maslak’ta TİM, Ortaköy’de Feriye ve Pendik’teki Oskar gibi bir avuç salon var. Hayatınızda ilk kez hangi sinemaya, ne zaman ve nasıl, kiminle gittiğinizi hatırlıyorsanız, ilk filmi, öncesinde sonrasında ne yaptığınızı, sinemada oturma ve film izleme adabını nasıl kazandığınızı, ne tip bir kalabalıkla aynı anda aynı yerde bulunmuş olduğunuzu farkına varmanın önemini unutmadıysanız ve değerini bilebiliyorsanız, bu anlattıklarım size daha çok hitap edecektir kuşkusuz.

Ben, mesela, daha 13 yaşında, Reks Sineması muhtelif salonlara henüz bölünmemiş, 800 koltuklu bir “dev sinema” iken, Gregg Araki’nin Kıyamet Kuşağı (The Doom Generation) filminden önce, o salondakilerle aynı yerde, aynı amaçla bulunmaktan duyduğum şevkin, huzursuz ergen bünyemde yarattığı ayrıcalık hissini hiç unutmuyorum. Ya da Alkazar’da Peter Greenaway’in Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı’nı (The Cook, The Thief, His Wife, and Her Lover) izleyip, büyülenmek. Reks, karaya vurmuş bir balinanın parçalanarak nakledilmesi gibi ufak salonlara bölündü. Her önünden geçişimde hala korkuyorum, vampir ruhlu bir müteahhit, olur da sahiplerini ikna eder, bina da elden, elimizden gider diye… Alkazar malum, artık yok. Bu ahir zamanlar mabedine, ne anlı şanlı, sanat dostu holdingler sahip çıktı, ne kendi rahatını her şeyin üzerinde tutan kültür sanat vakıfları, ne hayatımız boyunca vergi ödediğimiz devlet, ne de niye var olduğunu bu gibi vesileler ile sorguladığımız belediye.

Tren istasyonları da en az sinemalar kadar bizim olan, içinde büyüdüğümüz, şekillendiğimiz, yaşadığımız, sevdiğimiz yerler olmaktan çıkıp, alabildiğine çirkin, olabildiğince aynı, plastik şeylere dönüşüyor. Haydarpaşa Garı’nı bir nebze savunuyoruz, ne güzel; ancak mesela Sirkeci Garı sanki İstanbul’da değilmiş, bizim değilmiş gibi, pek de umursamıyoruz sanki. Ya da İstanbul’un Marmara’ya paralel giden, yüz küsur yıllık hat boyunca inşa edilmiş küçük, yalnız ve güzel istasyonları, gözümüzün önünde tarumar edilirken, ölü taklidi yapıyoruz. Söğütlüçeşme Garı’nın her daim serin, hacimli hollerinde sevgilisinden ayrılıp dünyası yıkılan, Bostancı istasyonunda annesinin elinden tutup korkusunu yenen bir ben olamam herhalde bu 15 milyon insan içinde?

Çakıl, Gar, Lunapark, Bebek Belediye, Stardust ve diğer bütün irili ufaklı gazinolar… Onlar değilse, daha düne kadar önümüzde duran Taksim ve Caddebostan Maksim’ler. İşte AKM herkesin huzurunda çürüyor, hepimiz tanıklık ediyoruz. Belki çok eski değildi ama çok eskiyebilecek, varlığı ile bile mutlu eden Hayal Kahvesi veya Robinson Crusoe 389 da malum, artık aramızda değiller. Eskiyenin, yıprananın, zamanı geçenin yerle yeksan edildiği; şayet o imkan dahilinde değilse depreme dayanıksız denilerek kapanan, yıkılan, mahvolan her yer. Ve o yerler içinde yaşanmış hayatlar, kesişen anılar; bizi biz, kenti de kent yapan tüm karşılaşmalar. Çürük bina, aslında İstanbul demek. Hepimiz biliyoruz ki, bugün yaptığımız da durmayacak, mutlaka bir bahaneyle, bir müdahale ile toza dönüşecek. Bu namütenahi hoyratlığımıza kılıflar arıyor, uydurma fikirlerle merhem sürmeye kalkıyoruz bazen. Herhalde hiç birimiz 2003 yılındaki başarısız “Ben İstanbulluyum” projesini hatırlamayız; ancak 2010 kültür başkenti maskaralığı, ya da olimpiyat bozgunu, bizim bile unutamayacağımız kadar yakın tarihli. Oysa nafile; hepimiz çürük binalarda yaşıyor, çürük hayatlarla çapraşık toplumsallıklar geliştiriyoruz.

Melankolik bir nostalji, ya da kayıp gidenlerin dökümü (ki, elbette o da lazım) çok faydalı bulunmayabilir. Benim esas meramım, kentli olma hissimizin, sadece soyut bir mekânsal bütüne, onun tarihine, ya da içindeki belirli, çok bilinen, tanınan, sembolleşmiş yapılara tabi olmak zorunda olmadığını hatırlatmak. Önemsiz, eften püften görünebilecek yerler de pekala kim olduğumuzu söylüyor ve yaşadığımız yerle olan ilişkilerimizi belirliyor. Sanki tüm o sinemalar, gazinolar, tren istasyonları, kitapçılar ve diğer her yer, meşhur olmasalar ve sadece belli insanlar tarafından kullanılsalar, gündelik hayatin olağan köşebaşları da olsalar, gelip geçiciliklerinden ya da ortadan kalkmalarından kimsenin etkilenmediği, o kayıpların dile dökülüp kent politikasına tahvil edilmediği yerler de olsalar, önemliler. Belki, böyle kıyıda köşede anmak, vızıldamak, yakınmak da belleklerimizin tek dışavurumu, mekânsal kurucu öteki halindeki İstanbul’un bugününe direnmeye çalışmanın tek yolu.

Advertisements