Özel Alana Yeniden Bakış: Neoliberalizm ve Mahremiyet

Bümed Dergisi Kasım 2012

“Düne kadar özel, kişisel, belki de ailevi sayılan, kimi zaman çok yakın arkadaşlar ya da aynı işyerini paylaşanlar gibi küçük gruplara belirsiz kıstaslara göre açıklanan, ya da açık edilen ama bu hayli kontrollü ifşat mekanizması dışında da kamusal alana çıkmayan, başkalarına, tanımadıklarımıza, mesafeli durduklarımıza, ötekilere açılmayan bir alan ya da bu kitapta kullandığımız anlamıyla mahremiyet, bugün köklü bir dönüşüm içinde.”

Bu sav Ayşecan Terzioğlu ’98, Cenk Özbay ’03 ve Yeşim Yasin ’07 editörlüğünde yayımlanan Neoliberalizm ve Mahremiyet adlı eserde öne sürülüyor. Yazarlar, mahremiyetin sosyolojisine değinmeye çalışarak neoliberal politikaların sağlık, cinsiyet, cinsellik bağlamındaki yansımalarını göz önüne seriyorlar. Böylesi çetrefilli bir etkileşimin yalın bir dille ortaya konması da çalışmaya dair dikkat çekici noktalardan. Ayşecan Terzioğlu, Cenk Özbay ve Yeşim Yasin eserleri hakkındaki sorularımızı yanıtladılar. 

Mahremi tanımlarken eleştirel biçimde yaklaşan sosyal bilimsel çalışmaları izleyerek bu ifadeye “gizlilik”ten daha kapsamlı bir çerçeve içinde yaklaştığınıza değiniyorsunuz. Sizin mahremiyet tanımınızın hangi bileşenlerden oluştuğunu öğrenebilir miyiz? 

Ayşecan Terzioğlu: Biz bu kitabı tasarlarken ve giriş kısmını yazarken mahrem kelimesine sınırları belli bir tanımlama getirmekten ve bu tanımlamayı diğer yazarlara ve okurlara dayatmaktan özellikle kaçındık. Çünkü bu kitaptaki her yazarın kendine özgü bir mahrem tanımı geliştirmesine ve çalıştığı konuya bu tanımın perspektifinden bakmasını bu şekilde sağlamaya çalıştık. Aynı şekilde, bu makaleleri okuyan kişilerin de okuma sürecinde kendi mahrem tanımlamalarını ve anlayışlarını sorgulamalarını, esnetmelerini ve genişletmelerini amaçladık. Her ne kadar mahrem, özellikle 90larda üretilen sosyal bilimler çalışmalarında daha çok özel alan- kamusal alan karşıtlığı çerçevesinden tartışıldıysa da, kitabımızın giriş kısmında da belirttiğimiz gibi son yıllarda bu karşıtlık da giderek anlamını yitirdi ve bu iki alanın arasındaki sınır daha ince ve geçirgen çizgilerle çizildi. Bu değişimi bir yandan da bedenlerimizin ne şekilde olması gerektiği, sağlığımızı nasıl koruyacağımız, cinsiyet ve cinselliğimizi nasıl yaşadığımız konusunda sürekli bilgiler, söylemler ve politikalar üreten ve bu şekilde kendimize ait, kendimize özel olan alanı kuşatan, tahakküm altına alan otoritelere ve kurumlara karşı durabileceğimiz, onlara geçit vermediğimiz “mahrem” bir alan açma ve o alanı koruma çabası olarak da okumak mümkün tabii ki. Bu da gündelik hayatımızda, toplumsal kimliğimizi şekillendirirken ve ilişkilerimizi sürdürürken sürekli yaptığımız müzakerelerle ve aldığımız kararlarla oluşturulan oldukça dinamik bir süreç.

Cenk Özbay: Gizlilikten daha kapsamlı çünkü bu gizlilik-açıklık ikiliği içerisinde daimi bir müzakere süreci var. Neyin gizli-kapaklı yapıldığı, nelerin kimlere ifşa edildiği, kimlerden hangi sırların gizlendiği sürekli bir yeniden değerlendirmeye maruz kalıyor ve bize ait olan, kişisel olan ne varsa adım adım, adeta stratejik olarak, hesap ederek açıklamamız, bunlar hakkında konuşmamız bekleniyor. Bu kapsamda, ben geçmiş bir zamanda konuşmanın ayıp olduğu, tabu sayıldığı ve bize dair, benliğimize dair her anın, konunun ve aslında gölgenin bugün mahremiyeti teşkil edebileceğini düşünüyorum.

Yeşim Yasin: Arkadaşlarımın da belirttiği gibi aslında bizim yapmaya çalıştığımız, mahremi yeniden tanımlamaya ve genel geçer bir çerçeveye oturtmaktan öte kavramın sınırlarının zaman içinde ne kadar geçirgen olduğunu ve esnekleştiğini göstermeye çalışmaktı. Benim, örneğin, öncelikle aklıma gelen 80’lerle birlikte bir yanda belli kesimlerin, “Konuşan Türkiye”nin, daha fazla konuşmaya, çok konuşmaya, her konuda konuşmaya hatta “iç dökmeye” ısrarla teşvik edilmesi var. Diğer yanda ise iktidar için makbul olmayanların seslerinin bir şekilde özenle bastırılmaya çalışılması, üstlerinin kapatılma çabası. Aşırı yorum yapıyor olabilirim ama önce teşvik edilen sonra neredeyse arzuya dönüşen, mahremin sınırlarının tamamen kaybolduğu bu iç dökme hali, “kabuk insanlar” yarattı bence (Aslı Erdoğan’ı sevgiyle anarak…). İfşa edilerek inşa edilmiş benlikler ve içi tamamen boşalan, özü kaybolan, kabuklardan ibaret olan insanlar… Tıp penceresinden baktığımda, bana çok ilginç gelen “açık ameliyat”, “kapalı ameliyat (laparoskopik)”ayrımı örneğin… Kapalı olanların, yani vücutta küçük delikler açılarak mercek ve robotik cihazlar yardımıyla yapılan ameliyatların, kesiyle yapılan “açık ameliyatlara” ait birçok alanı ele geçirdiğini görüyoruz. Komplikasyonların azlığı açısından da artık tıpta tercih edilen, vücutta açılan küçük delikler aracılığıyla “iç organlar ve boşluklar” görülerek/gözetlenerek yapılan “kapalı ameliyat”… Sadece bu ayrım bile birkaç makalelik bir malzeme çıkarır bir sosyal bilimciye…

Çalışmanızda mahremiyetin bugün köklü bir dönüşüm içinde olduğunu belirtiyorsunuz. Söz konusu dönüşümü kitabınızda ele aldığınız çerçevede yani sağlık, cinsiyet, cinsellik üzerinden bizler için özetleyebilir misiniz lütfen? 

Ayşecan Terzioğlu: Öncelikle sağlık açısından bakacak olursak, bu konunun hem sağlık politikalarının vatandaşların sağlık davranışlarını belirleme ve hastalıkların toplumsal inşasının ve algılanmasının oluşturulması konusundaki etkileri söz konusu. Tabii bu sağlık konusunun makro boyutu, mikro boyutunda ise kişilerin hastalıklarını nasıl yaşadıkları, nasıl anlattıkları, sağlık sorunlarından doğan korkularla nasıl başa çıktıkları ve iyileşme ümidinin onların hayatlarını nasıl şekillendirdiği gibi konular var. Örneğin, 80lerin sonundan beri süregelen sağlık alanındaki özelleştirme sonucunda, bugün birçok kişide “özel hastaneler daha lüks, daha temiz, orada daha az bekleniyor, doktor ve hemşireler daha ilgili” gibi bir kanı uyanıyor ve kişilerle aileleri hayatlarındaki diğer harcamalardan önemli ölçüde kısarak özel hastanelerde daha pahalı muayene ve tedaviler görmeyi istiyorlar. Öte yandan, küreselleşmenin etkisi ve sosyal medyanın da yaygınlaşması sayesinde, mesela bir 10-15 sene öncesine kıyasla, çok daha fazla “hasta hakları” ve “uygun tedaviyi hastayla birlikte seçmek” gibi konular gündemde. Buna paralel olarak, artık hiyerarşik doktor-hasta ilişkisi de sorgulanarak, hastaların kendi seslerini duyurabildikleri, kendi perspektif ve deneyimlerini yansıtabildikleri hasta dernekleri de yaygınlaşıyor son yıllarda. Aynı şekilde cinsiyet ve cinsellik konusunda da yeni bir çoğulculuk ve var olan kalıpları, klişeleri farklı görüşler ve hayat biçimleriyle sorgulama da artıyor. Tabii ben bu konunun daha ayrıntılı olarak açılmasını Cenk’e bırakmak isterim.

Cenk Özbay: Neoliberalleşme dediğimiz ve çok kısaca piyasa mantığının hayatın tüm alanlarını etkisi altına alması, tüm insanlararası ilişkilerde galebe çalması fikrinin yerleşmesi öncelikle mahrem olanı, saklı olanı, göz önünde olmaması gerekeni yasaklıyor. Her şeyi konuşulur, üzerinde tartışılır, görünür ve bu anlamda rant elde edilebilir kılıyor, her meseleye bir değer biçiyor, her mesele bir söylem ekonomisinin içinde dolaşıma giriyor. Buna paralel olarak, bizler de kendimizi kurarken, kim olduğumuz sorusuna cevap ararken özellikle de bedenlerimizi, sağlığımızı, hastalığımızı, cinsel kimliğimizi ve içinde yaşadığımız cinsiyet dinamiklerini şekillendirirken bu neoliberal yönetici mantığın etkisi altında kalıyoruz. Dolayısıyla “açtığımız”, hakkında konuştuğumuz, zaten dönüşüme uğramış bir benlik ve onunla eklemlenen meselelerden oluşuyor.

Yeşim Yasin: Mahremin değişimini ben farklı bir yönden ele almak istiyorum: Hasta hakları. Birkaç yıl öncesine kadar bu sıklıkta konuşmadığımız hasta hakları, hastaların mahremiyetini de “koruma” altına alarak, bir dönüşüm sağladı. Eskiden kolaylıkla ulaşılabilir olan tıbbi hasta kayıtlarına, tıbbi kayıtların ait olduğu hastanın onayı olmadan ulaşmak artık olanaksız. Hatta hastanın başvurduğu hastanede çalışan bir hekim bile, o hastanın hekimi değilse, tıbbi kayıtlarına ulaşamaz. Bu tıbba ve sağlığa “bütüncül” yaklaşan “sağlığın geliştirilmesi (health promotion)” ile ilgili çabaların bir sonucu. Öte yandan, özel sigorta şirketleri için bütün bilgi havuzu emre amade! Herkesin tıbbi kaydı bir tık uzakta… Bir yandan müthiş kazanımlar elde ettiğimizi düşünüyoruz ki, gerçekten önemli oldukları kuşkusuz ama öte yandan sistem istediğini elde etme konusunda taviz vermiyor. Alan ihlali varsa sistem de kendine göre bir başka dönüşüm yaratmaktan geri kalmıyor.

Bu dönüşümü neoliberal politikalar ile bağlantılandırıyorsunuz. Neoliberal politikaların hayatın her mecrasına sirayet ettiğini görüyoruz, bazen de farkında dahi olmayabiliyoruz. Siz kendi araştırma sahanız çerçevesinde neoliberal politikalar ile özel alanın kapsamının dönüşümünü ne yönde ilişkilendiriyorsunuz?

Ayşecan Terzioğlu: Neoliberal politikaların başlıca düsturlarından biri olan esneklik kavramı sanki özel hayatlarımıza yeni bir ferahlık ve açıklık getiriyor gibi olsa da bu tam olarak böyle olmuyor maalesef! Çünkü sağlık ve hastalık gibi deyim yerindeyse “hayat-memat” konuları bazen bu kadar da esneklik kaldırmıyor! Tıpkı kitabımızın ilk makalesinin yazarı Tuba İnci Ağartan’ın sağlıkta metalaşma kavramının sınırlarını gösterdiği gibi, esneklik kavramı bir toplumdaki sosyal, politik ve ekonomik eşitsizliklerle karşılaştığında, bu karşılaşma kolaylıkla bir çatışmaya dönüşebiliyor. Bu eşitsizlikler sağlık alanına, yani sağlık ve hastalık deneyimlerine ve bu deneyimlerin yaşandığı kurumlara yansıyınca, ve buralarda yeniden üretilince, bu ilk duyuşta kulağa hoş gelen esneklik kavramı dışlamaya ve ayrımcılığa yol açabiliyor. Buna örnek olarak kitaptaki makalemde tartıştığım bilinçli-bilinçsiz hasta kavramlarını verebilirim.

Yeşim Yasin: Sorunuz beni konuk olduğum bir psikiyatri dersine götürdü. Psikiyatrist öğretim üyesi şizoid bozukluğu olan bir insanı anlatıyordu. Onun bütün gün ayna önünde kendini izleyişini… Dinleyicilere döndü, “sizce hasta neden hep ayna önündeydi” diye sordu. Doğru cevabı bulamadık. Sanıyorum psikiyatrist olan öğretim üyesi de cevabını hastasına sorarak bulmuştu. Şizoid bozukluğu olan kişi sürekli, her an değiştiğini düşünüyordu ve ayna önünde bu sürekli değişimini izliyordu! Bazen ayna önünde durduğumuzu düşünüyorum. Sürekli değiştiğimizi, yeniliklerin aslında bir tür deney olduğunu, farklı deneyimlere yol açtığını ve değişen çevreyle, bizi çevreleyen ikincil doğayla bu yapay doğayla yeniden yeniden anlamlandırma çabasına giriştiğimizi… Cevabım biraz provokatif oldu ama…

“Kendimize olan bakışımız, kendimizi kabul edişimiz ya da değiştirme gayretimiz, deneyimlerimizi anlamlandırmamız ve tüm bunları dikkatle seçtiğimiz izleyicilere aktarma şekillerimiz kaçınılmaz biçimde dönüşüyor,” diyorsunuz. Bu ifadenizi detaylandırmanız mümkün mü? 

Ayşecan Terzioğlu: Aynaya baktığımızda gördüğümüz kim? Bu kişi olduğumuz kişi mi yoksa olmak istediğimiz mi? Nasıl bir hayatımız var? Biz iyi bir yaşam mı sürdürüyoruz ve kime ya da neye göre iyi bir yaşam bu? Bu soruları sormak için sosyolog olmak gerekmiyor tabii ki, çünkü biliyorum ki hepimiz zaman zaman bu soruları soruyoruz kendimize! Kimliğimizi neye göre tanımladığımız ve benlik algımızı nasıl şekillendirdiğimizi kapsıyor bu sorular ve bahsettiğiniz cümlemiz ve bu konudaki repertuarımız da inanılmaz bir şekilde genişledi. Kimi zaman sevdiğimiz bir dizi karakterinin davranışı, kimi zaman da bir “facebook arkadaşımız”ın yorumu bile bu kimlik ve benlik algımızı derinden etkileyebiliyor.

Cenk Özbay: Bu ifadenin arkasındaki kasıt, sosyologların “neoliberal öznellik” dediği insan tipinin, insanlık halinin oluşurken yeni bir değer yargıları bütünü ile yeni arzularla, yeni utançlarla, yeni sınırlamalarla vücuda gelmesi. Bu sürecin en önemli ayaklarından biri de Türkçe’ye ”düşünümsellik” diye çevrilen “reflexivity” yani insanın kendisi hakkında düşünmesi, kim olduğunu, benliğini gözden geçirmesi. Neyin mahrem sayıldığı veya sayılmadığı yeniden şekillenirken, eş zamanlı olarak bunu değerlendiren, açılan ya da kapanan özneler, yani bizler ve paylaştığımız sosyal alan da bir değişime uğruyor.

Yeşim Yasin: Önceki sorunuzu yanıtlarken de belirttiğim gibi, sürekli bir değişim ve değişimi yeniden ve yeniden anlamlandırıp, yeni ayarlar ve yeniden kurgulama çabası olarak özetlemek mümkün.

Önemsizin önemliye, değersizin değerliye yasak olanın serbeste, ayıp olanın ise makbule dönüşümünden bahsediyorsunuz. Bu dönüşüm bir sosyal bilimci için zengin bir araştırma sahası olsa gerek. Bu noktada sosyal bilimci rolünü bir kenara bırakırsak bu başkalaşım sizde ne gibi duygular uyandırıyor?

Ayşecan Terzioğlu: Bu çok güzel bir soru ve teşekkür ederiz bu soru için size. Evet, bizim için saha çalışması sadece akademik anlamda değil kişisel olarak da bir öğrenme ve olgunlaşma süreci! Bir konuya derinlemesine baktığınızda, daha düne kadar tanımadığınız bir kişinin bir hastalığı hakkında en ufak ayrıntısına kadar birçok bilgi edindiğimizde bazen kelimenin tam anlamıyla gözleriniz kamaşıyor! Hızlı toplumsal değişimlere bizzat şahit olup, onları anlamlandırmaya çalışmak yorucu, uğraştırıcı ama bir o kadar da müthiş bir çaba. Bazen bu çabayı büyük zorluklarla çok yüksek bir dağa tırmanarak, sonunda zirveye varıp, daha önce görmediğim bir enginlikte ve berraklıkta bir manzara görmeye benzetiyorum. Tabii toplumsal olaylar ve dinamikler her zaman bu kadar berrak belirmiyor gözümüzün önünde ve biz de o zaman gölgeler ve sisler altında olanı görmeye ve anlamaya çalışıyoruz.

Cenk Özbay: Diğer iki editör adına konuşamam; ama benim kim olduğumu düşünmem, hatta belki bunu fazla düşünmem (“overthink” etmem) ve bunun tam da sizin sorunuzdaki gibi “kişisel ben” ile “profesyonel ben” arasındaki sınırın nereden çizilebileceğini düşünmem hayati bir rol oynuyor. Sadece araştırma yaparken ya da çeşitli konular üzerine düşünürken değil ders anlatırken de. Bir anlamda burada doğabilecek boşluğun yarattığı heyecan herhalde bu işi yapabilmeyi sağlıyor.

Yeşim Yasin: Gerçekten çok zengin bir malzeme üretiyor. Benim için örneğin bitmeyen bir soru sorma ve sorgulama süreci. Görünen ile, görünenin göstermediklerini, saklamaya çalıştıklarını görme/düşünme çabası diyebilirim. Öğrencilerime de bunu anlatmaya ve onları sürekli soru sormaya, hatta “can sıkıcı olmaktan” çekinmemeleri gerektiği yönünde cesaretlendirmeye çalışıyorum. Benim için bir de kişisel olarak değişimlerin/dönüşümlerin sonucunda “kaybedenlerin” kimler olduğunu görmek önemli. Bir sağlıkçı olarak en çok kaybedenlerin dertleri ilgi alanıma giriyor çünkü.

Neoliberalizm’in insanı değersizleştirmesi ve silikozis örneğindeki gibi ortak bir mücadelenin bunu yenebileceği inancını diğer toplumsal sorunlar da göz önüne alındığında bu sistem içerisinde sizce nasıl yaygınlaştırabiliriz?

Ayşecan Terzioğlu: Belki klasik bir cevap olacak ama aynı sorunun etrafında bir araya gelmek, örgütlenmek ve hakkını savunmak, aramak en etkili çözüm gibi duruyor. Buna biyolojik vatandaşlık da denebilir tabii kitapta tartıştığımız gibi. Hasta dernekleri üzerine olan çalışmalarımız ve makalelerimiz de bize bunu gösteriyor zaten.

Cenk Özbay: Bugün neoliberalizm dediğimiz mantığın, söylemin ve uygulamaların kısa tarihinin en büyük krizinin hemen arkasından konuşuyoruz ve yaşadığımız her tecrübe, bu noktada “sosyal problemler” de, neoliberalizmden azade değil. Bir yıl önceki, ABD’deki Wall Street İşgali, üniversitemizdeki Starbucks eylemine göre daha sakin görülen bir ortamdayız bugün ama düşünürler ve araştırmacılar, kriz sonrası neoliberalizm ile ya da bazılarına göre post-neoliberalizm ile nasıl yaşayabileceğimizi, sorunlarımızı nasıl çözebileceğimizi düşünüyorlar. Ben sanırım pek de iyimser olmayan gruptanım. 25-30 yıllık neoliberalleşme sürecinin hız kesmeyeceğini, daha fazla esneyebileceğini, daha büyük karmaşıklıklar üreteceğini ama tabiri caizse yenilmeyeceğini, daha bile keskinleşerek daha ciddi toplumsal eşitsizlikler üretebileceğini düşünüyorum maalesef.

Yeşim Yasin: Silikozisle ilgili sürecin en başından itibaren içinde olan biri olarak, neoliberalizmin bu kadar kemikleştiği bir dönemde bile bir şeyleri değiştirmenin hâlâ mümkün olduğunu görebilmek gerçekten çok kıymetli. Hâlâ bir ümit var! Elbette, bu tür bir mücadele hattı oluşturup her alanda bir kazanım elde edilebileceğine inanmak fazla iyimserlik olur ama ben Cenk kadar kötümser değilim bu konuda. Bana son zamanlarda ümit veren başka gelişmeler de oldu çünkü: “Taş atan çocuklar” örneği, Türkiye’den başka iyi bir örnek; öte yandan küresel bakarsak Haiti’deki çalışmaların kolera aşısıyla desteklenen bir rotaya girmesi, DSO içinde “Sağlığın Sosyal Belirleyicileri Komisyonu” ile ilgili gelişmeler, Alternatif Dünya Sağlık Raporları (World Heath Watch 1-2-3) gibi raporların yayımlanabiliyor olmaları gibi… Evet, bunlar eşitsizlikleri giderme konusunda sistematik bir reçete sunmuyorlar belki ama örgütlü mücadele ve kararlılıkla bir şeyler değişebiliyor.

Erkeklik tanımlarının zamana göre değişkenlik gösterdiği ve 80 sonrası ekonomi politikle birlikte bunların zuhur ettiği kültürel yapının ve cinsiyet tanımlamalarının da dönüşüm süreci geçirdiği belirtiliyor. Günümüzde, sınırlarını çok net çizemeyecek olmamızla birlikte, en baskın hegemonik erkeklik tanımının nereye dayandırıldığını düşünüyorsunuz?

Cenk Özbay: Bu benim de kafamımeşgul eden ve başka bir yere yazdığım bir yazının konusunu teşkil eden bir soru. Bu kitapta benim yazımda ve Gül Özyeğin’in yazısında bu soruya “neoliberal öznellik” ya da neoliberal kişilikten türettiğimiz “neoliberal erkeklik” açısından yaklaşılıyor. Bizler ve dünya üzerinde bu alanda çalışan sosyologlar bir konuda mutabıkız yani bugünün hegemonik erkekliğinin –çok genel hatlarıyla- daha menfaatçi, materyalist, kuralları bozmaya yatkın, rekabetçi olan ama adil rekabete her zaman da inanmayan, kendisini bir proje ve hayatı da bir girişimcilik serüveni gibi gören, duygusal bağlantıları ve toplumsal aidiyetleri daha zayıf, hem çalıştığı şirkete hem birlikte olduğu partnerine sadakati azalmış bir cinsiyet kimliği. Türkiye özelinde elbette bazı farklılıklar var. Sanırım en kısa biçimde söylenebilecek olan altı çizilmiş bir muhafazakarlık, aile değerleri ve dindarlık eksenin varlığıdır. Nasıl bir erkek olmalı sorusuna verilen yanıtlarda, bu ihmal edilemeyecek bir yer tutuyor bugün.

Kitabınızın dili ve üslubu çok belirgin. Çetrefilli konuları akıcı bir üslupla ortaya koyuyorsunuz. Akademik bir sahayı bu kisveye bürümek kolay olmasa gerek. Bu noktada nasıl bir editoryal çalışma yürüttüğünüzü öğrenmek isteriz. 

Ayşecan Terzioğlu: Bu saptamanız için çok teşekkür ederiz. Gerçekten de kitabın dili, anlatımı ve üslubu konusunda çok kafa yorduk, çok tartıştık. Bunu yaparken de genel amacımızdan sapmamaya çalıştık ki bu amaç da kitabımızı sadece sosyal bilimlerde akademisyen olanların değil bu konulara meraklı olan ve örneğin hastalar ve yakınları gibi, bu konuların hayatlarına bir şekilde dokunduğu kişileri de potansiyel okuyucu kitlesi olarak hedef aldık. Bu yüzden kullandığımız akademik terimleri mümkün olduğunca açtık ve kitabımızın bu konuların uzmanı olmayan kişilerce de rahat okunur ve anlaşılır olmasına dikkat ettik. Farklı hayatlardan gelen okuyuculardan aldığımız olumlu tepkiler de bu çabamızın yerine ulaştığını gösterip bizi memnun etti doğrusu. Son olarak, bu kadar çok yazarlı bir kitapta yazarların kendi özgün seslerini ve anlatımlarını bozmamaya ve bu konudaki var olan çeşitliliği korumaya karar verdik. Bu da bizim çok renkli ve çok sesli bir kitap oluşturmamıza yardımcı oldu.

Cenk Özbay: Kendi adıma, uzun cümleler ile yazdığımı ve dil elverdiğince klişe tabir ve kullanımlardan kaçındığımı söyleyebilirim. Bu tarz derleme kitapların üslup anlamında bir arada durması güçtür çünkü her yazar kendi kimliğinde, kendi stilinde, kendi konusunun gerektirdiği biçimde yazar. Eğer okurken bir tutarlık sezdiyseniz bu en başta bizlerin benzer eğitimlerden geçen, benzer politik görüşlere sahip araştırmacılar olmamızdan kaynaklanır bence.

Yeşim Yasin: Kitabın dili konusunda söyledikleriniz beni özellikle çok mutlu etti; çünkü özellikle tıpla, sosyal bilimlerin konuşmasını da amaçladığımız bu derlemede, disiplinlerarası, çoğunluğun rahatlıkla, zorlanmadan okuyabileceği bir dilde ortaklaşabilmişsek ne mutlu bize…

Neoliberalizm ve Mahremiyet

Derleyenler Cenk Özbay, Ayşecan Terzioğlu, Yeşim Yasin

Metis Yayınları

 

 

Advertisements